VİCDAN YORGUNLUĞU

Ali Kutlu

03-06-2026 22:30

 

Vatanını seven, bayrağına hürmet eden, milletinin geleceği için kaygı duyan her insanın yüreğinde bugün tarif edilmesi güç bir ağırlık var.

Çünkü insan bazen gördükleri karşısında öfkelenmez; üzülür.

Bazen itiraz etmez; kırılır.

Bazen konuşmaz; içine gömülür.

İşte biz biraz da böyle zamanlardan geçiyoruz.

Sokaklarda başka bir hayat, ekranlarda başka bir hayat, kürsülerde bambaşka bir hayat anlatılıyor. Hakikat ile gösteri arasındaki mesafe büyüdükçe insanların gerçeğe olan güveni de azalıyor. Ne duyduğumuza tam inanabiliyoruz ne de gördüğümüze.

Çağımızın en büyük hastalıklarından biri, yalanın sıradanlaşmasıdır.

Eskiden insanlar yalan söylemekten utanırdı.

Şimdi bazıları doğruyu söylemeye ihtiyaç duymuyor.

Gerçeğin üzeri parlak cümlelerle örtülüyor, algılar hakikatin önüne geçiriliyor. Bir süre sonra insanlar gerçeği değil, kendilerine gösterileni konuşmaya başlıyor.

İnsanı yaralayan da tam olarak budur.

Çünkü kötülük çoğu zaman kötülük kıyafetiyle gelmez.

Kendini iyilik diye tanıtır.

Menfaati hizmet diye sunar.

Kibri tevazu diye pazarlar.

Ve en acısı; hak edenler değil, görünür olanlar öne çıkar.

Bugün birçok insanın yorgunluğu geçim derdinden önce vicdan yorgunluğudur.

Çünkü insan ekmeksiz bir süre yaşayabilir.

Ama hakikatsiz yaşayamaz.

İşte bu yüzden;

Bir millet önce parasını değil, vicdanını kaybettiğinde yoksullaşır.

Önce ekmeğini değil, hakikatini kaybettiğinde dağılır.

Önce toprağını değil, ahlakını kaybettiğinde çürür.

Asıl korkulması gereken de budur.

Binaların yükselip insanların küçülmesi...

Makamların büyüyüp karakterlerin daralması...

Kalabalıkların artıp merhametin eksilmesi...

Çünkü bir toplumun gerçek gücü; betonunda, servetinde veya makamlarında değil, vicdanında saklıdır.

Bugün insanlar birbirini duyuyor ama anlamıyor.

Birbirine bakıyor ama görmüyor.

Aynı gökyüzünün altında yaşayıp aynı hakikatte buluşamıyor.

Ve ne yazık ki bazı insanların ruhu, bedenlerinden çok uzaklara savrulmuş durumda.

Oysa insan olmak bundan çok daha büyük bir makamdır.

Sözüne sadık olmak...

Emanete sahip çıkmak...

Doğruyu işine geldiğinde değil, bedeli olduğunda da savunabilmek...

İşte insanı değerli yapan budur.

Gün gelir;

kürsüler sessizleşir,

makam odaları boşalır,

gölgeler çekilir,

isimler unutulur.

İnsan ömrünün sonunda ne kadar güçlü olduğunu değil, ne kadar doğru yaşadığını hatırlar.

Ne kadar kazandığını değil, ne kadar iz bıraktığını düşünür.

Ve geriye yalnızca vicdanın hükmü kalır.

Çünkü dünya, herkesin kendini anlattığı bir yerdir.

Vicdan ise insanın gerçekte kim olduğunu bildiği tek mahkemedir.

Bütün mesele budur.

İnsan kalabilmek...

Hakikatin yanında durabilmek...

Aynaya baktığında kendinden utanmamak...

Ve bazen etrafında olup bitenlere bakıp derin bir iç çekişle yalnızca şunu söylemek:

SÖZ BİTSİN KARDEŞİM...

Çünkü bazı hakikatler vardır ki onları anlatmaya kelimeler yetmez.

Bazı kırgınlıklar vardır ki sessizlik bile haykırışa dönüşür.

Ve insan bazen konuşamadığı için değil, anlatamadığı için susar.

İNSANIN SUSUŞU, EN UZUN CÜMLESİDİR.

İnsan kendini bazen hiç ölmeyecekmiş gibi kaptırıyor hayata.

Biriktiriyor...

Yükseliyor...

Kazanıyor...

Hükmediyor...

Ve çoğu zaman zamanın kendisi için hiç durmayacağını sanıyor.

Oysa ömür, insanın fark ettiğinden çok daha sessiz tükenen bir emanettir.

Dün adını herkesin bildiği nice insanlar vardı.

Bugün bir mezar taşındaki birkaç satırdan ibaretler.

Dün peşinden kalabalıkların yürüdüğü nice isimler vardı.

Bugün onları hatırlayan birkaç insan kaldı.

Çünkü ölüm; makamın kapısını da çalar, servetin kapısını da...

Şöhretin ışığını da söndürür, gücün gölgesini de dağıtır.

İnsan ne kadar büyük görünürse görünsün, toprağın altında herkes aynı sessizlikle buluşur.

İşte bu yüzden mesele ne kadar yükseldiğimiz değil, yükselirken neyi kaybettiğimizdir.

Ne kadar kazandığımız değil, kazandıklarımız uğruna nelerden vazgeçtiğimizdir.

Çünkü vakit geldiğinde ne unvanlar konuşacaktır, ne alkışlar, ne de kalabalıklar...

Geriye yalnızca vicdanımızın şahitliği kalacaktır.

Ve belki de insan ömrünün sonunda kendisine tek bir soru soracaktır:

"Bu dünyadan geçerken gerçekten insan kalabildim mi?"

İşte bütün mesele budur

Vesselam…

DİĞER YAZILARI UNUTANLAR 01-01-1970 03:00 Hesap… 01-01-1970 03:00 Yarın… 01-01-1970 03:00 VEBAL 01-01-1970 03:00 Görünmeyen Yangın: Bu Şehirde Kim Farkında? 01-01-1970 03:00 “Bir İz, Bir Hafıza” 01-01-1970 03:00 “Güzelleştirme mi, Sorgulanması Gereken Bir Süreç mi?” 01-01-1970 03:00 “Gücün Gölgesinde Adalet Aranır mı?” 01-01-1970 03:00 “Bir Sofra, Bir Saray, Bir Medeniyet” 01-01-1970 03:00 KRİZ ÇARŞIDA, SÖZ MAKAMDA 01-01-1970 03:00 KRİZ ÇARŞIDA, MAAŞ MAKAMDA 01-01-1970 03:00 Hızlandırılmış Zenginlik Kursu 01-01-1970 03:00 Ramazan: Kalbin Yeniden İnşası 01-01-1970 03:00 Ar Damarı: İnsanlığın Son Sınavı 01-01-1970 03:00 TERAZİ – III | Artık Sıra Hesapta 01-01-1970 03:00 Çamurda Hizmet, Masada Hak Ediş 01-01-1970 03:00 TERAZİ – II 01-01-1970 03:00 TERAZİ 01-01-1970 03:00 Sonrası... 01-01-1970 03:00 İz... 01-01-1970 03:00 BU ŞEHİR SESİNİ KAYBEDİYOR 01-01-1970 03:00 Taş Yerinde Ağırdı, Siz Yerinden Ettiniz 01-01-1970 03:00 Bir Gün Değil, Bir Tercih 01-01-1970 03:00 Bir Çocuk Eziliyorsa, Kim İşini Yapmıyordur? 01-01-1970 03:00 Bir Lokma, Bir Hırka ve Kaybolmayan Ümit 01-01-1970 03:00 Alışmak!... 01-01-1970 03:00 VERİMLİ GEÇTİ 01-01-1970 03:00 Bir Yılın Sessiz Muhasebesi 01-01-1970 03:00 AYAR TUTMAYAN TERAZİ 01-01-1970 03:00 Gölgelerin Sesi 01-01-1970 03:00 Beş Dakika... 01-01-1970 03:00 SERVET SESSİZLİĞİ 01-01-1970 03:00 Ahde Vefa: Ruhun Kayıp Anahtarı 01-01-1970 03:00 Taht mı, Hizmet Makamı mı? 01-01-1970 03:00 Hoş Bir Seda 01-01-1970 03:00 74 Yıllık Yol: İmam Hatipler ve Topluma Katkıları 01-01-1970 03:00 “Satın Alınan Gerçek, Susturulan Vicdan” 01-01-1970 03:00 HİZAYA GELMEK VE ÖZGÜRLÜK 01-01-1970 03:00 Edirne’de Seracılık: Toprağın, Emeğin ve Umudun Hikâyesi 01-01-1970 03:00 Değerlerimizi Yitirmeden Değer Verelim... 01-01-1970 03:00 “Taşa Sinmiş Merhamet” 01-01-1970 03:00 Selimiye’nin Sessiz Çığlığı: Tarihe Saygı Nerede? 01-01-1970 03:00 Edirne’nin Can Damarı: Esnafın Çığlığı 01-01-1970 03:00 Bir Doğumun Hatırlattıkları 01-01-1970 03:00 Lütufla Beslenenlerin Hikâyesi 01-01-1970 03:00 Edirne: Vakit Daralıyor... 01-01-1970 03:00 30 Ağustos: Bir Milletin Varoluş Destanı 01-01-1970 03:00 Kurak Nefesler 01-01-1970 03:00 ​​​​​​​Ergene Nehri Alarm Veriyor: Edirne’nin Son Çığlığı 01-01-1970 03:00 ​​​​​​​Suskunluğun Bedeli 01-01-1970 03:00 Durma Noktasındaki Nehirler, Duran Vicdanlar 01-01-1970 03:00 Edirne: Tarihin Işığında, Bugünün Sınavında, Yarının İddiasında 01-01-1970 03:00 Edirne’nin Sessiz Çığlığı 01-01-1970 03:00 Deprem: Doğanın Sessiz Dili ve İnsanlığın Sınavı 01-01-1970 03:00 Kime Hizmet Ediyor Bu Kalem!!! 01-01-1970 03:00 Kâğıda Dökülen Vicdan 01-01-1970 03:00 "Zamanın Göğsünde Yankılanan Sessizlik" 01-01-1970 03:00 15 Temmuz: Halkın Yazdığı Destan 01-01-1970 03:00 Sayın DSİ Müdürü, Palahur Deresi’ne Yapılan Müdahalenin Hesabını Kim Verecek? 01-01-1970 03:00 Palahur Deresi’ne Yapılan Müdahale Sonrası Doğa Yalnızlığa Terk Edildi... 01-01-1970 03:00